Bir mütefekkirin şu sözü üzerinde uzun uzun düşünmek gerekir: “O ölene dek, bir şairin yaşadığından bugünlerde kimsenin haberi olmuyor.”
Şair yerine insanı, şehir yerine de Erzurum’u koyduğumuzda bu cümlenin taşıdığı mana daha da derinleşiyor. Zira bazen insan yaşadığını unutur, bazen de şehirler. Daha doğrusu insan ile şehir arasındaki o kadim bağ zayıflar. Birbirine hayat veren iki unsur, birbirinin farkında olmadan aynı sokakları paylaşır hâle gelir.
Bugün Erzurum’a baktığımızda, onun yalnızca taşını, toprağını, caddesini ve binalarını değil; ruhunu da görmeye mecburuz. Çünkü şehir dediğimiz şey, yalnızca üzerinde yaşanılan bir mekân değildir. Şehir; hatıradır, terbiyedir, medeniyettir, aidiyettir. İnsanla birlikte nefes alan canlı bir varlıktır.
Şehrin yaşadığını fark etmeyen insan da kendi yaşadığını tam manasıyla idrak edemez.
Gözümüz vardır, Erzurum’a bakarız; fakat Erzurum’u göremeyiz.
Kulağımız vardır; rüzgârını, çeşmelerini, camilerinden yükselen ezanları işitmek yerine yalnızca gündelik gürültüleri duyarız.
Sokaklarında yürürüz; fakat hangi tarihin içinden geçtiğimizi fark etmeyiz.
Palandöken’in gölgesinde yaşarız; fakat o dağların asırlardır bu şehre nasıl şahsiyet verdiğini düşünmeyiz.
İşte o zaman şehir bizden uzaklaşmaz; biz şehirden uzaklaşırız.
Erzurum’u Erzurum yapan yalnızca coğrafyası değildir. Sultan Alparslan'ın amcası Pasinler zaferinin mimarı İbrahim Yınal'ı, Çifte Minareli Medrese’nin sessiz taşları, Ulu Cami’nin vakur gölgesi, Yakutiye’nin asırlık sükûtu, Erzurum Kongresi’nin millî hafızamızdaki yeri ve Dadaş irfanının nesilden nesile taşıdığı karakter, bu şehrin görünmeyen sütunlarıdır.
Bir şehir, insanına yalnızca barınak sunmaz; ona kimlik de verir. İnsan da şehrine yalnızca nüfus kazandırmaz; ona ruh verir.
Bu sebeple şehirde olmak, sadece bir yerde bulunmak değildir. Görerek bilmek, bilerek anlamak, anlayarak hissetmek, hissederek yaşamak ve yaşayarak ait olmaktır.
Bir şehrin hafızası silinirse, o şehir ayakta görünse bile eksilir. Tarihte bunun birçok misali vardır. Hatırlanmayan, kendi hikâyesini kaybeden şehirler zamanla kimliklerini de kaybetmişlerdir.
İtalyan yazar Calvino’nun anlattığı görünmez şehirlerden biri olan Zora, hafızalarda yaşamak için hep aynı kalmak isterken sonunda eriyip gitmiş ve unutulmuştur. Kitabın sonunda söylediği şu cümle, bütün şehirler için ibret vericidir:
“Yeryüzü unuttu onu.”
Bir şehrin unutulması, yalnızca haritalardan silinmesi değildir. Asıl unutuluş, kendi insanının gönlünden çıkmasıdır.
Erzurum’un böyle bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu söylemek doğru olmaz. Çünkü bu şehir hâlâ güçlü bir hafızaya, köklü bir kültüre ve diri bir medeniyet mirasına sahiptir. Fakat her neslin bu emaneti yeniden tanıması ve yeniden sahiplenmesi gerekir.
Şehirler de insanlar gibi varlık sebeplerini hatırladıkları müddetçe ayakta kalırlar. Erzurum’un varlık sebebi ise yalnızca geçmişi temsil etmek değildir. Geçmişten aldığı kuvvetle geleceğe istikamet vermektir.
Bu şehir, tarih boyunca nice kışlar görmüş, nice imtihanlardan geçmiş, fakat her defasında yeniden ayağa kalkmayı bilmiştir. Çünkü onun mayasında dayanıklılık kadar mana da vardır.
Kaygusuz Abdâl’ın dediği gibi:
“Bu şehrün hayâlleri
Dürlü dürlü halleri.”
Şehirlerin de hayalleri vardır. Erzurum’un da vardır.
Yeter ki onu sadece görelim değil, anlayalım.
Yeter ki içinde yaşayalım değil, ona ait olalım.
Yeter ki Erzurum, kendi hikâyesini unutmasın.
Çünkü bir şehir kendi hikâyesini yaşattığı müddetçe, yeryüzü de onu unutmaz.