Şehirler vardır; yalnızca insanların yaşadığı mekânlar değildir. Onlar, bir milletin hafızasının taşlara, sokaklara, çeşmelere, türkülere ve insan yüzlerine sinmiş hâlidir. Bir şehir, eğer kendi ruhunu muhafaza edebilmişse, yalnızca coğrafî bir nokta değil; aynı zamanda bir medeniyetin yürüyen, konuşan ve nefes alan temsilcisidir.
Anadolu'nun büyük şehirlerine bu gözle bakmak gerekir. Çünkü her biri, yüzyılların biriktirdiği hatıraları sessizce taşır. Bu şehirleri anlamanın yolu da yalnızca caddelerine bakmaktan değil, onların ruhunu dinlemekten geçer.
Karacaoğlan'ın asırlar öncesinden yükselen sesi bugün de kulağımızdadır:
“Çıktım seyreyledim Frengistanı
İlleri var bizim ile benzemez.”
Bu mısralarda ifade edilen “bizim il”, yalnızca bir yer adı değildir. O, bir yaşayış biçiminin, bir insan telakkisinin ve bir medeniyet anlayışının adıdır. Her şehrimiz bu büyük “bizim il”in bir parçasıdır.
Erzurum da öyledir.
Palandöken'in heybetiyle çevrilen bu kadim şehir, yalnızca taş binalardan ve geniş caddelerden ibaret değildir. Erzurum, İbrahim Yınal'ın atının nalında, Kanuni'nin kılıcının sesinde, Alvarlı Efe'nin duasında, Nene Hatun'un cesaretinde, Emrah'ın mısralarında ve Dadaş'ın vakarında yaşayan bir ruhtur.
Şehri şehir yapan da işte bu görünmeyen cevherdir.
Bugün Erzurum sokaklarında yürürken bazen gözümüzün alışkanlığı yüzünden göremediğimiz nice işaret vardır. Çifte Minareli Medrese'nin taşlarına işlenmiş ince sanat, Ulu Camii'nin vakur sessizliği, Yakutiye'nin gölgesinde dolaşan tarih ve eski mahallelerde hâlâ hissedilen komşuluk iklimi... Bunlar, şehrin günlük telaş içinde fark edilmeyen ama onu Erzurum yapan işaretleridir.
Belki de mesele, bu işaretleri yeniden görebilmektir.
Çünkü insan çoğu zaman içinde yaşadığı nimetin kıymetini uzaktan gelen bir misafir kadar fark edemez. Şehrin yerlisi için sıradan görünen bir çeşme, bir sokak yahut bir türkü; dışarıdan bakan için büyük bir medeniyet hikâyesinin parçası olabilir.
Tanpınar'ın şehirler için anlattığı o müşterek zaman duygusu, Erzurum'da hâlâ hissedilir. Kışın uzun gecelerinde, yazın serin sabahlarında, ezan sesinin dağlara çarpıp geri döndüğü vakitlerde insan, burada zamanın yalnızca saatlerle ölçülmediğini anlar. Çünkü şehirlerin de kendilerine mahsus bir vakti vardır.
Erzurum'un vakti; sabrı, metaneti, tevekkülü ve vakarını içinde taşır.
Bugün bize düşen vazife, şehrimizi yalnızca gelişen yollarıyla, yükselen binalarıyla değil; onu asırlardır ayakta tutan ruhuyla da değerlendirmektir. Zira bir şehir ancak hafızasıyla büyür. Kökleri derinlerde olmayan hiçbir ağacın uzun ömürlü olamayacağı gibi, geçmişiyle bağını zayıflatan şehirler de kendi renklerini muhafaza etmekte zorlanırlar.
Erzurum'un en büyük zenginliği, sahip olduğu tarih kadar, bu tarihin insanında bıraktığı izdir.
Onun için Erzurum'a bakarken yalnızca gördüklerimize değil, hissedebildiklerimize de kulak vermeliyiz. Şehrin taşında, türküsünde, rüzgârında ve insanında yaşayan o derin sesi duyabildiğimiz ölçüde, Karacaoğlan'ın sözünü ettiği “bizim il”e yaklaşmış oluruz.
Çünkü şehirler de insanlar gibidir.
Kendi sesini koruyabildiği müddetçe kendisidir.
Ve Erzurum, bütün değişimlere rağmen, hâlâ kendi sesini taşıyan büyük Anadolu şehirlerinden biridir.