Uluslararası siyasette bazen bir fotoğraf, sayfalarca analizden daha fazla şey anlatır.
Son günlerde verilen fotoğraf tam da böyle...
Bir tarafta Ankara'da yapılan kritik temaslar...
Diğer tarafta Washington'a ulaşmaya çalışan, Türkiye ile ilgili gelişmeleri durdurmak için peş peşe açıklamalar yapan bir İsrail yönetimi...
Peki neden?
Çünkü bölgede dengeler değişiyor.
Uzun süre Orta Doğu'da kendi güvenlik anlayışını merkeze yerleştirmeye çalışan İsrail, bugün Türkiye'nin artan diplomatik ve askeri ağırlığını daha yakından hissediyor. Bu rahatsızlığın en açık göstergesi ise İsrail Başbakanı Netanyahu'nun, Türkiye'nin savunma kapasitesini hedef alan açıklamaları oldu.
Sorulması gereken soru şu:
Bir ülkenin başka bir ülkeye savaş uçağı satılmasını engellemek için bu kadar yoğun çaba göstermesi normal midir?
Eğer Türkiye önemsiz olsaydı...
F-35 konusu bu kadar konuşulur muydu?
KAAN'ın motoru gündeme gelir miydi?
CAATSA yaptırımlarının kaldırılması uluslararası basında bu kadar geniş yer bulur muydu?
Elbette hayır.
Demek ki mesele sadece birkaç savaş uçağı değildir.
Asıl mesele, Türkiye'nin bölgesel güç dengesindeki yükselen etkisidir.
ABD Başkanı Donald Trump'ın, Cumhurbaşkanı Erdoğan'a duyduğu saygıyı dile getirerek NATO Zirvesi'ne katılacağını açıklaması da bu tablonun dikkat çeken başlıklarından biri oldu.
Liderler arasındaki diyaloglar elbette önemlidir.
Ancak uluslararası ilişkiler yalnızca kişisel yakınlıklarla yürütülmez.
Devletler, çıkarlarını esas alır.
Bugün Washington'ın Ankara ile ilişkileri yeniden değerlendirmesinde, Türkiye'nin jeopolitik konumu, savunma sanayiindeki ilerlemesi ve NATO içindeki ağırlığı belirleyici unsurlar arasında yer alıyor.
Türkiye...
NATO'nun en büyük ikinci ordusuna sahip.
Karadeniz'in güvenliğinde kilit ülke.
Orta Doğu'nun merkezinde.
Kafkasya'nın geçiş noktasında.
Doğu Akdeniz'in en önemli aktörlerinden biri.
Üstelik artık yalnızca bulunduğu coğrafyayla değil, geliştirdiği savunma teknolojileriyle de dikkat çekiyor.
İHA'lar...
SİHA'lar...
Milli savaş uçağı projeleri...
Savunma sanayiindeki yerlilik oranı...
Bütün bunlar Türkiye'nin uluslararası pazarlık masalarındaki ağırlığını artırıyor.
İşte tam da bu nedenle Türkiye'ye yönelik her olumlu gelişme, bazı başkentlerde rahatsızlık oluşturuyor.
Netanyahu'nun son açıklamaları da bu rahatsızlığın dışa vurumundan başka bir şey değil.
Uluslararası ilişkilerde itiraz etmek doğaldır.
Ancak başka ülkelerin savunma kapasitesini sınırlamaya yönelik girişimler, bölgesel rekabetin ulaştığı noktayı da gözler önüne seriyor.
Türkiye'nin önünde ise önemli bir fırsat bulunuyor.
Savunma sanayiindeki kazanımlarını diplomatik başarılarla desteklemek...
NATO içindeki konumunu güçlendirmek...
Ve milli güvenlik önceliklerinden taviz vermeden çok yönlü dış politika çizgisini sürdürmek...
Asıl başarı, günü kurtaran hamlelerde değil; kalıcı stratejik kazanımlarda saklıdır.
Önümüzdeki süreçte Ankara-Washington hattında atılacak adımların yalnızca iki ülke açısından değil, bölgesel güvenlik dengeleri bakımından da dikkatle izleneceği anlaşılıyor.