MENÜ
Erzurum
Erzurum Gazetesi
PAYLAŞ 
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Balkan Felaketimizin Sosyal Röntgeni:“İstanbul Mektupları”
Oğuzhan Saygılı
YAZARLAR
12 Ocak 2013 Cumartesi

Balkan Felaketimizin Sosyal Röntgeni:“İstanbul Mektupları”

  Oğuzhan Saygılı [*]

Balkan Savaşlarının üzerinden tamı tamamına 100 yıl geçti. Yüzüncü yıl dolayısıyla Türk tarihinin büyük bozgunlarından olan Balkan Savaşlarını daha iyi anlamaya, anlamlandırmaya yönelik ülkemizde birçok kurum, kuruluş çalışma yapıyor. Muhtelif toplantı ve konferans salonlarında etkinlikler düzenliyor. “Balkan Savaşları” bu yıl birçok derginin gündemine girdi. Konuyla ilgilenen başta akademisyen ve yazarlar olmak üzere, araştırmacılar çeşitli konferans ve sempozyumlarda bu savaşları enine-boyuna masaya yatırıyor. Hatırı sayılır sayıda araştırmacı-yazar, akademisyen bu dönemle ilgili çalışmalarını kitap olarak kamuoyuna sunuyor. Bizler de Töre Dergisi okurları için bu dönemle ilgili parlak bir beyin ve sağlam bir vicdanın mahsulü gözlem ve değerlendirmelerden oluşan bir kitabı bu bölümde tanıtacağız.[1]
Fatih Kerimî’nin “İstanbul Mektupları” isimli çalışmasına geçmeden önce yazarın özgeçmişi hakkında şunları söyleyebiliriz. Modern Tatar edebiyatının kurucularından olan Fatih Kerimî, yaşamı boyunca öğretmen, yazar, gazeteci, siyasetçi olarak karşımıza çıkar. Yükseköğrenim için İstanbul’a gelen bir dönem İstanbul’da yaşayan, Kerimî, 1937’de askerî mahkeme tarafından, Türkiye casusu olmak, Stalin’i öldürme amaçlı bir terör grubuna üye olmak gibi bir takım düzmece iddialarla tutuklanır. İdama mahkûm edilir ve karar aynı gün infaz edilir. Birçok kitabı olan Kerimî’nin “İstanbul Mektupları”, “Avrupa Seyahatnamesi”[2] ve “Kırım’a Seyahat” eserleri günümüz Türkçesine çevrilmiştir.
Balkan Savaşları başlayınca Rusya’daki Tatarların çıkarmış olduğu –kendisinin de uzun yıllar başyazar olarak yazdığı- Vakit Gazetesi savaş muhabiri olarak Fatih Kerimî’yi İstanbul’a gönderir. Yazar, daha önce İstanbul’da okuduğu, İstanbul’u yakından tanıdığı, Türkçe ve Fransızcası çok iyi olduğu için bu göreve seçilmiştir. Memleketi Orenburg’dan çıktıktan birkaç gün sonra İstanbul’a ulaşır. Burada yaklaşık 4 ay kalır. Orenburg’dan ayrıldığı 1 Kasım 1912’den, İstanbul’dan görevi bitip memleketine döndüğü gün 9 Mart 1913’e kadar gazeteye 70 yazı (mektup)  gönderir. Bu yazıların 67’si Vakit,  “İstanbul Teessüratı I, II, III” başlıklı üç yazısı da yine Orenburg’da çıkan Şura gazetesinde yayınlanır. 1913’de Kerimî’nin yazmış olduğu yazılar, “İstanbul Mektupları” isimli kitap halinde Orenburg’da Vakit Matbaası’nda basılır. 
Rusya’da 1913’te basılan eser Türk okuyucusunun karşısına 88 yıl sonra 2001’de çıkar. Kitap; 70 mektubun dışında, Çağrı Yayınevi’nin editörü Şaban Kurt’un ve eseri günümüz Türkçesine uyarlayan Fazıl Gökçek’in “Fatih Kerimî ve İstanbul Mektupları” isimli takdim yazısı, Fatih Kerimî’nin yazdığı Önsöz, Kerimî’nin Orenburg’a dönmesinden sonra Rıza Tevfik’in kendisine gönderdiği Türk dünyası hakkındaki duygu ve düşüncelerini ihtiva eden ilginç bir mektup ve yine Süleyman Nesib’in gönderdiği “Hakikâte Doğru” başlıklı bir şiir ve Kerimî’nin görüştüğü ve bahsettiği kişilere ait 53 adet fotoğraftan oluşmaktadır.
Balkan Savaşları’nda birbirinden ilginç olaylar yaşanmıştır. Büyük derslerin çıkarılmak zorunda olduğu bu dönem, çok geniş bir laboratuar olarak değerlendirilmelidir. Kerimî, Türk askerleri içinde çok fedakârane savaşanların bulunduğunu, subaylar arasında ne hamiyet-i diniye ve ne de hamiyet-i milliye ile muttasıf olmayarak yalnız kendilerini kurtarmaya çalışanlar olduğu gibi sadece kendi rahatını düşünüp, “Zaten bu memleket düze çıkacak değil bunun için kan dökmeye ne gerek var?” diyenlerin mevcut olduğunu güvenilir kaynaklardan öğrenerek bizlere aktarır.
Yazar, Türk ordusunun başta Edirne Kumandanı Şükrü Paşa’nın, Yanya kumandanı Vehip Paşa’nın ve İşkodra kumandanı Hasan Rıza Paşa’nın maiyetindeki asker, subayla göstermiş oldukları mukavemeti, Osmanlı askerinin namusunu kurtarmaya yetecek şanlı vak’alar olarak görür. Kırkkilise (Kırklareli) Muharebesi’nde subayların yüzde kırk beşinin şehit olduğunu söyler.(s.68) Bu şehirlerden Edirne dışındakileri düşmanların zapt etmekten aciz kalmasına rağmen altı sefir tarafından imzalanan bir tabaka kâğıtla teslim edilmeye mecbur kalınmasının ne kadar feci bir manzara olduğunu belirtir.
Müellif, elinde elli bin askeri, yeterli erzakı, mükemmel silahları bulunduğu halde hiç direnmeden Selanik’i teslim eden Tahsin Paşa’ya halkın nasıl nefretle baktığını anlatır. Selanik’in kaybedilmesini gözleriyle gören bir Hilal-i Ahmer doktorunun Kerimî’ye ağlayarak Türk askerinin şan ve şerefini korumak için azıcık bile mukavemet gösterilmediğini, hemen teslim edildiğini, Selanik’i bu kadar çabuk ele geçirmeyi Yunanlıların bile akıllarına getirmediğini, Türk askerinin erzak ve mühimmatının yeterli olduğunu, hatta sadece ekmek değil et ve pilavın dahi bulunduğunu anlatır. (s. 68/9)
Yazar, şehir hayatının iktisadi boyutunda Türklerin istenilen düzeyde yer almadığını; bunun sonucunda da doğal olarak Türklerin söz hakkının olmadığını belirtir. Bankalar, oteller, tiyatrolar, demiryolu işletmeleri, lokantalar ve hatta bakkalların bile ezici çoğunluğunun gayrimüslimlerden oluştuğunu belirtir. Müslümanların birbirlerini desteklemediğinden, azınlıkların ise buna karşın birbirlerini kolladığından bahseder. Avrupa devletlerinin ekonomisi bozulmaya yüz tutmuş Osmanlı Devleti’ne borç para vermekten çekinmesi, savaşın pahalıya mal olması, kaybedilen şehirlerden gelen memurların ve muhacirlerin istihdam sıkıntısı, memur ve subayların maaş alamama durumu gibi birçok faktörün bir araya gelmesinin sonucu olarak hükümetin savaşı göze alamaması gibi bir durum oluştuğunu anlatır.
Kitabın cezbedici yanlarından birisi de birbirinden farklı cenahlarda olan ve hatta aralarında siyasi husumet bulunan devrin gazeteci, yazar, ulema, paşa, bürokrat, nazır, sadrazam, müderris, mebus, diplomat ve doktor gibi aydın ve mütefekkirlerle yapmış olduğu mülakat ve görüşmelerdir.
Bilindiği üzere Balkan Savaşları öncesi Osmanlı Devleti, Trablusgarp Savaşı sonucunda Kuzey Afrika topraklarından çekilir. Bu toprakların elimizden çıkmasına karşılık halkta hiçbir üzüntünün olmaması, herhangi bir tepkiyle karşılaşmamış olması yazarı çok şaşırtır.(s.37)
Yazar, Türk halkının Avrupa’daki manasıyla basın-yayınının olmadığını, Ermeni, Rum, Yahudi hatta Arap gazeteleri bile kendi ideallerine, kendi menfaatlerine hizmet ederken Türk gazetelerinin herhangi bir idealinin olmadığını, gazetelerinin daha fazla satması ve kapanmaması için ne lazım gelirse onları yazmaya çalıştıklarını bahseder. Türk gazetelerinde Anadolu vilayetlerinin ahvali hakkında haber bulmanın çok zor olduğunu gazetelerinde Türk siyaseti, Türk ideali, Türk fikri, Türk ahvali hakkında çok az haberin olduğunu yahut hiç yer almadığını özellikle belirtir. Buna karşın Avrupa siyasetinden, en ehemmiyetsiz haberlerin çarşaf çarşaf yer bulabileceğini, Bursa’nın köylerinde kışın soğuklarında halkın yakmak için evlerine odun getiremediğini, ormana gidip, ağaçları yakarak ısındıklarını, kışın kar yağınca Erzurum ve Van vilayetlerinin şehirleri arasında otuz gün posta işlemediğini gazetelerden öğrenmenin mümkün olamayacağını söyler. Bu haberi başka bir şekilde duyulabileceğini ama gazeteler kanalıyla duyulamayacağını söyler.  Hükümette kim bulunuyorsa Türk gazetelerinde onların fikirlerinin tervic edildiğini belirtir.
Balkan Savaşlarında Osmanlı Devleti’nin mağlup olmasının en önemli sebeplerinden birinin orduya siyasetin karışması ve komuta kademelerinde siyasi fırkacılığın had safhada olması konusunda tarihçi ve tarih araştırmacılarının çoğunluğu hem fikirdir. Yazar bu konuda özellikle cephe gerisinde, İstanbul’da toplumun kamplaşmalarını, bölünmesini, her iktidar değişikliğinde sil baştan kadroların yenilendiğini şu cümlelerle ifade eder: “Bugün İstanbul’da kaldırım taşı sayısınca sabık nazır, sabık vali, sabık mutasarrıf var. İşsiz güçsüz dolaşıyorlar.”(s.200)
Fatih Kerimî, kitabın birkaç yerinde sosyo-ekonomik durumu iyi olan insanlarda ümitsizlik ve yeisin daha fazla, alt ve orta sınıf halkta savaşmaktan yana ve galip geleceklerine dair inancın daha fazla olduğunu belirtir.(s.176) Zengin sınıfın pek fedakârlık yapmadığını fakir, garibanların ise gösterdiği unutulmaz gayretleri şöyle anlatır.”İstanbul’un zenginleri, paşaları yardım verme konusunda hiç de acele etmiyorlar. Daha çok fakir fukara son kuruşlarını verip memleketteki fakirlerin sayısını arttırıyorlar.”(s.209)Askerlerin içinde dahi birçok kişinin “Bir an önce barış gerçekleşsin de memleketime döneyim.” dediğini; esnafın bir kısmının, savaş yüzünden ticaretinin durduğunu, işlerinin bozulduğunu, Bulgarlarla savaşmanın Türkiye için bir fayda getirmeyeceğini, Türkiye yense dahi Avrupalıların Hristiyanları kollayacağını söylediklerini belirtir. Özellikle binlerce Darülfünun (üniversite) gençliğinden yüz küsur gencin cepheye gittiğini, bunun dışındakilerin kendi memuriyetlerini düşündüğünü belirtir.
Bu çerçevede yaşlı anamın yıllar önce anlattığı bir hikâye aklıma geldi. Köyde evin birine bir falcı uğrar. Tabii ailenin durumu gayet iyi olup, işlerini tutmaya yarayan azapları[3] bile vardır. Falcı kehanetlerini anlatmaya başlar. En çarpıcısını çekinmeden söyler: “Bu evden iki cenaze çıkacaktır.” Bu sözün üzerine herkes azaba bakınca azap dayanamayıp cevabı yapıştırır “Yahu biri ben olmaya benim de peki ya diğeri…” Aslında dün olduğu gibi bugünde ülkenin can, namus ve güvenlik sigortasını acı, gözyaşı, ter ve kan ile bağlayanların kahir ekseriyeti neden azap, sessiz, rütbesiz, statüsüz Türklerden oluşur? ’sorusu geçerliliğini hâlâ korumaktadır. Bugün bu soruyu tuzu kuru, sol hümanist yazarlar[4] bile sormaya, sorgulamaya başladıysa ülkenin yaşaması için gerekli kanı sebil edenlerin, ülkesini, dününü, dinini, değerini karşılıksız sevenlerin tamamının sorması gerektiği söylenebilir.
Kerimî’nin gönderdiği mektuplarda “dost acı söyler mukabilindeki tespit ve gözlemlere” memleketindeki Osmanlı’ya sempatiyle bakan insanlar ilk başta inanmazlar. Hayal kırıklığına uğrayanlar az değildir. Yazara tepki gösteren önemli bir okur kitlesi vardır. Kerimî, barış müzakerelerinin yeniden başladığı günlerde İstanbul’dan ayrılır. 9 Mart 1913’te memleketine gönderdiği “Ba’sü ba’delmevt” isimli son yazısı adeta kitabın özeti ve değerlendirmesi diyeceğimiz tahlillerle son bulur. Savaş sonrası olacaklar hakkında bazı öngörülerde bulunur. Bahse konu olan öngörülerin önemli bir kesiminin gerçekleştiğini daha sonra gelişen olaylar bize göstermektedir. Yazarın basiretinin güçlülüğü kitabın ciddi bir eser olmasına kuşkusuz katkı sağlamaktadır.
Yazar, İstanbul’da kaldığı 4 ay gibi kısa sayılabilecek bir zaman diliminde hem savaşın fotoğrafını, hem de Türk toplumunun cephe gerisindeki psikolojisini, yaşadığı bozgunu çok iyi yansıtmaya çalışır. Bu fotoğrafın net çıkması için; cepheye gidip askerlerin arasına girer. Onların ruh halini yansıtır. Cephe gerisindeki vatandaşın arasına katılarak halkın nabzını ölçer. Savaşın yükünü kaldırmaya çalışan günümüzdeki anlamıyla “sivil toplum örgütleri”nin yaptığı gayretleri yakından müşahede etme fırsatını bulur. Hastanelere giderek yaralılardan bilgi almaya çalışır. Birbirinden farklı cenahlarda bulunan politikacı, mebus, gazeteci, paşa, ulema, bürokrat ve aydınlarla mülakat yapar. Bunlara savaşın muhtemel sonuçları ve savaş sonrası Türkiye’nin durumu hakkında çeşitli sorular yöneltir. Türk Devleti ve toplumunun temel sıkıntılarının nasıl aşılacağı ile ilgili  –kendisini çok rahatsız eden- soru(n)lara cevaplar almak için çırpınır. Yabancı uyruklu,  Türk (Tatar) gazeteci kimliğini de kullanarak savaşın seyri hakkında sağlıklı bilgilere ulaşır.
“İstanbul Mektupları”, bir savaş muhabirinin kallavi gözlem, tespit ve değerlendirmesinin dışında Türklerin günlük içtimai hayatından onlarca örnekler sunar. Özellikle de İmparatorluğun en güzel topraklarının elimizden nasıl çıktığını bizlere çok güzel anlatır. Düşman işgalinin, devletin başkentine ulaşmasına sadece 45 km kaldığı, Yunan askerlerinin top seslerinin İzmir’den 7 mil öteden duyulduğu bir dönemde, milletimizin gerek cephede gerekse de cephe gerisindeki acizlik, kahramanlık, ahlaksızlık, gaflet, tembellik ve hainlik hallerini yansıtan onlarca ibretlik olayı bizlerin gözü önüne serer.
Bu yazarı ve eserini farklı kılan en önemli özellik ise Fatih Kerimî’nin inanmış, eğitim sevdalısı, kadınların eğitimsizliğinden adeta sürekli sancı duyan, modernleşmeci ve katıksız Türk Milliyetçisi ve batılı Oryantalistler standardında da kültürlü, işinin ehli birisi olmasıdır. Bizim göremediğimiz hata, yanlış ve zaaflarımız üzerine-soğukkanlı biçimde, korkmadan, giderek- çok net bir şekilde önümüze koymasıdır..
Kerimî; Osmanlı, Türk ve İslâm âleminin düşmüş olduğu duruma karşı, içinde çok büyük fırtınalar kopan, yüreği yangın yerine dönmüş bir aydındır. Karşılaştığı kişilerden birine -yüreğindeki yangının dumanı sayabileceğimiz - şu soruyu sorar: “Peki efendim, bir yıl içinde iki kıtadan çıkarıldınız, Afrika’dan çıkarmışlardı şimdi Avrupa’dan da çıkarıyorlar. Niçin endişelenmiyorsunuz? Böyle fevkalade zamanlarda niçin fevkalade fedakârlıklar göstermiyorsunuz? Kesilecekleri zaman koyunlar bile biraz olsun çırpınırlar. Rumeli’deki Müslüman ailelerin, kadınların ve çocukların kanlı gözyaşları sizin yüreğinize hiç mi tesir etmiyor?”(s.170)
Fatih Kerimî, toplumsal olarak yaşanılan felâket ve bozgunları o devrin en az kahramanları ve fisebillahı kendisine şiar eyleyenler kadar içselleştirerek yaşamaktadır. Yazdığı yazılarda kullandığı mürekkebin hammaddesi gözyaşı ve alınteridir.
Yazar adeta beyni, kalbi ve kalemiyle Türk toplumu ve devletinin zaaf, hata ve yanlışının röntgen filmini, canlı fotoğrafını çekerek bizlere sunmaya çalışmıştır. Bahse konu olan dönemdeki Türk toplum ve devletinin kangrenleşmiş ve kronikleşmiş, sorun, sıkıntı ve şiddetli hastalıklarının geçen bir asra rağmen çok büyük bir kesiminin devam ettiği söylenilebilir. Bu hastalıkların en azından bir kısmının tedavi edilebilmesinin zaruri olduğuna inananların, Türk milletinin düştüğü yerden kalkacağına iman eden fakat düştüğü yeri görmenin şart ve elzem olduğunun idrakinde olan aydınların bu kitabı okuması salık verilebilir.
“İstanbul Mektupları” kitabını daha önce okuyup bizlerin okuması için öneren bir dostumuzun kitap hakkında sarf ettiği şu cümlelere hak vermemek elde değildir. “500 senede kazandığımız, vatanımızın en değerli parçasını 3 haftada utanç verici bir mağlubiyetle kaybettiğimiz dönemin sosyal psikolojisini aydın bir dost kaleminden yansıtan, henüz daha yasını dahi tutmadığımız korkunç bozgunun hâlâ yapamadığımız ancak yapmak zorunda olduğumuz muhasebesine katkı sağlayacağına inandığım bir eser”
Son olarak merhum Kerimî’yi rahmetle anarken, bu çok değerli eseri ve yazarı muhterem münevveri Türkiye’de gün yüzüne çıkaran Prof. Fazıl Gökçek ve Çağrı Yayınevi’nin yöneticilerine teşekkür ederek bu çizgideki eserlerin devamını diliyorum.
Not: Fatih Kerimî’nin “İstanbul Mektupları” isimli kitabını ilk okuduğumda çok duygulanmış ve etkilenmiştim. Söz konusu kitap hakkında 25 sayfalık bir özet çıkarmıştım. Bu uzun yazı bazı yerel gazetelerde o dönem yayınlanmıştı. Geçtiğimiz günlerde kitapyurdu.com isimli sitede bazı yayınevlerinin yayımladıkları kitapları incelerken Kelepir Kitaplar başlıklı bölümde “İstanbul Mektupları”nın olması, şaşırmaktan çok içimi acıttı. Bu kadar değerli bir eseri daha fazla kişiye anlatmak ve tanıtmak düşüncesiyle yazmış olduğum yazıyı tekrar gözden geçirip bir dergide yer bulabilecek sayfaya indirgedim. Töre Dergisi’nde yayımlatmayı uygun buldum. İlkyazmış olduğum yazıyı merak edenler http://kitaplarinbaskenti.blogspot.com/2009/05/bir-tatar-aydininin-kaleminden-balkan.html linkinden yazıya ulaşabilir.

[*] Eğitimci, E-posta: ikizkuyu@yahoo.com
Blog Adresi: http://kitaplarinbaskenti.blogspot.com
[1]Fatih Kerimî, İstanbul Mektupları, Yayına Hazırlayan: Fazıl Gökçek, 367s. , 2001, İstanbul, Çağrı Yayınları, www.cagriyayinlari.com
[2]Türkçeye çevrilmiş diğer iki kitap hakkında da birer yazı kaleme almıştım. Yazılara internet üzerinden şu linklerden ulaşılabilir.
http://kitaplarinbaskenti.blogspot.com/2010/01/bir-tatar-aydinin-gozuyle-avrupa-1899.html
http://kitaplarinbaskenti.blogspot.com/2011/02/fatih-keriminin-kirim-seyahatnamesi.html
[3]Yıllık ücretli işçi
[4]Can Dündar, 14 Eylül 2006 tarihindeki Milliyet Gazetesi’ndeki köşesinde  “Katilimiz Fakirlik mi?”  isimli makalesinde “Neden (mesela) Teşvikiye Camii'nden, (yine mesela) Yozgat'ın tüm camileri kadar şehit cenazesi kalkmıyor?” diye soruyordu.

 

Yorum Ekle
Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır
Yorumlar

   Bu yazı henüz yorumlanmamış...

Yazarın Diğer Yazıları
Sayfa başına gitSayfa başına git
Masaüstü Görünümü  ♦   Künye
Copyright © 2021 Erzurum Gazetesi