MENÜ
Erzurum 10°
Erzurum Gazetesi
PAYLAŞ 
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Prof.Dr. Aydemir ERZURUM’un 34 Yılına ışık tutku
Guncel
8 Haziran 2026 Pazartesi 16:06

Prof.Dr. Aydemir ERZURUM’un 34 Yılına ışık tutku

Erzurum’un köklü basın kuruluşlarından Erzurum Gazetesi, kuruluşunun 34. yıldönümünü kutlarken, gazeteye emek veren isimlerden Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Bünyamin Aydemir, gazetede geçirdiği yılları çarpıcı hatıralarla anlattı.

Gazetenin 1990’lı yıllardaki çalışma ortamını ve basın dünyasının perde arkasını kaleme alan Prof. Dr. Aydemir, Erzurum Gazetesi’nin yalnızca bir yayın organı olmadığını, aynı zamanda bir okul ve bir fikir merkezi olduğunu vurguladı.

Henüz üniversite öğrencisiyken gazetenin kapısından içeri adım attığını belirten Aydemir, eski belediye binasının bodrum katında faaliyet gösteren mütevazı gazetenin, Erzurum’un siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel hayatına yön veren isimleri bir araya getiren önemli bir merkez olduğunu ifade etti.

Gazetenin karanlık odasından haber merkezine, mizampaj masasından matbaa sürecine kadar her aşamada görev aldığını anlatan Aydemir, “Ben bu odada büyüdüm, ne oldumsa bu odada oldum” sözleriyle Erzurum Gazetesi’nin hayatındaki yerini özetledi.

Prof. Dr. Aydemir, Erzurum basınının birçok önemli isminin yolunun Erzurum Gazetesi’nden geçtiğini belirterek, gazetenin bir neslin gazetecilik mektebi olduğunu kaydetti. Haftalık yayınlanan gazetenin özgün haberciliğiyle dönemine damga vurduğunu hatırlatan Aydemir, uzun ve uykusuz çalışma gecelerinin kendisine meslek ahlakını, yazarlığı ve üretmenin disiplinini öğrettiğini dile getirdi.

34 yıllık yayın hayatıyla Erzurum basın tarihinin önemli kilometre taşlarından biri olmayı sürdüren Erzurum Gazetesi, bugün de şehrin hafızasında özel bir yere sahip bulunuyor.

İŞTE O YAZI

Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Bünyamin Aydemir’in Erzurum Gazetesi’nin yıldönümü dolayısıyla kaleme aldığı “Bir Öğrenci Olarak Ben ve Bir Okul Olarak Erzurum Gazetesi” başlıklı yazısında, 1994 yılında başlayan gazetecilik serüveni, Erzurum Gazetesi’nin yetiştirici misyonu, dönemin basın atmosferi ve gazetenin Erzurum basın tarihindeki öncü rolü ayrıntılarıyla anlatılıyor. Yazıda, Erzurum Gazetesi’nin bir işyerinden çok bir okul olduğu vurgulanırken, gazetenin genç bir üniversite öğrencisinin mesleki ve kişisel gelişimindeki etkisi çarpıcı örneklerle aktarılıyor.
 

BİR ÖĞRENCİ OLARAK BEN VE BİR OKUL OLARAK ERZURUM GAZETESİ
 1994 yılıydı. Erzurum Gazetesi’nin kapısından içeri ilk adımımı attığımda, bir gazetenin değil, başka bir dünyanın eşiğinde olduğumu bilmiyordum. Eski belediye binasının bodrum katıydı burası; şehrin o vakitler “en yüksek binalarından biri” kabul edilen, 8-10 katlı devasa yapının en dip noktası… Girişte küçük bir hol, iç kapıyla ayrılmış yönetim odası, bir de dar bir merdivenle çıkılan asma kat. Merdivenlerin altında ise karanlık bir oda: Fotoğraf banyosunun, asıl adıyla “sihirbazların laboratuvarı”nın yuvası.
Düşünüyorum da… Erzurum Gazetesi gerçekten böyle bir yerden mi ibaretti?
Zahiren evet.
Hakikatte ise en fazla seksen metrekare olan bu mekân, koskoca bir okuldu. Hatta küçük çaplı bir fabrika: Üreten, dönüştüren, yoğuran, yetiştiren bir fabrika.
Elbette 1994’te kapısından girdiğim bu mütevazı ofisin, hayatıma, kişiliğime, hatta kimliğime böylesine tesir edeceğini hayal bile edemezdim.
Eski Belediye binasının o loş ve hafif ürkütücü bodrum katında, Erzurum’un köklü yerel gazetelerinin ve matbaalarının bulunduğu bir koridor uzanırdı. Beton duvarlar griydi; soğuk ve hafif nemli. Kağıt ve mürekkep kokusu her yere sinmişti. Matbaa makinesinin uğultusu uzaktan bir mahluk gibi nefes alırdı. Zamanın ağır ağır aktığı, ama insanların hiç durmadan çalıştığı bir yerdi orası.
İçeri adım attığınız anda ise bambaşka bir dünya açılırdı. Burası şehrin politik, ekonomik, sosyal, kültürel ve spor gündeminin harmanlandığı yerdi. Yazarlar, politikacılar, bürokratlar, yöneticiler… Kısacası şehrin “ekabir takımı”, gün içinde, çoğunlukla da akşam saatlerinde burada soluklanır, sohbet için bir sandalye kapardı.
Akşamları asıl hareket başlardı. Gazetenin yönetim odasında, başta imtiyaz sahibi ağabeyim İbrahim Aydemir olmak üzere, ortaklar, yazarlar ve şehrin hatırlı isimleri toplanırdı. Çay kaynar, sigara dumanı tavanda bir bulut gibi dolaşır, muhabbet koyulaştıkça odanın ısısı iki derece artardı. Sohbetler derin, tartışmalar zekice, espriler yerindeydi. O odada geçirdiğim her akşam, en az on kitaplık bir eğitime bedeldi. Burası Erzurum Gazetesi’nin beyniydi.
Giriş holünde sekretar masası dururdu; masanın kahramanı Elif’ti. Hemen arkasında paravanla ayrılmış, dağıtıcıların oturduğu küçük bir bölüm vardı. Asma kata çıkan merdivenlerin altı ise tam bir sırlar odasıydı: Karanlık oda.
Karanlık oda dediğimiz yer bugün nostaljinin vitrini. O zamanlar ise fotoğrafçıların tapınağıydı. Işığa duyarlı filmlerin karanlıkta yıkanıp görüntüye dönüştüğü yer. Gazeteciliğin gerçek başlangıç noktası. Bir fotoğrafın kaderi orada belirlenirdi. Fazla ışık yok—hatta hiç yok. Sadece kırmızı bir güvenlik lambası… Bir fotoğrafçı için hem romantik hem stresli bir ortam.
Asma kat ise bambaşkaydı. Burası gazetenin kalbiydi. Haberler burada yazılır, sayfa planları burada çıkarılır, mizampaj burada yapılırdı. Işıklı cam masanın üstünde sayfa çıktıları alınır, kesilir, yapıştırılır, birleştirilir; ortaya “matbaaya hazır” bir eser çıkardı. Her akşam bir ertesi güne doğacak olan bir gazete.
Ben bu odada büyüdüm, ne oldumsa bu odada oldum.
O dönem bilgisayar bilen ve kullanan kişi sayısı Erzurum’da iki elin parmaklarını geçmezdi. Bunlardan biri de bendim. Daha 17 yaşımda İstanbul’a gitmiş bilgisayar kursu almıştım. Ağabeyim de muhtemelen bu “uzay mekiği pilotluğu” becerime güvenmiş olacak ki, gazeteye beni o asma kata yerleştirdi. Üç adet Macintosh bilgisayar vardı.
Muhabirler öğleden sonra gazeteye gelir; alt kattan çaylarını alıp yukarı çıkarlardı. Bilgisayarların başına oturur, o gün sahadan topladıkları haberleri yazmaya başlarlardı. Akşama doğru kalabalık artar; ses, gürültü, heyecan, tartışma, mizah ve bilgisayar tuşlarının tıkırtısı birbirine karışırdı. Asma kat her dakika biraz daha canlanırdı. Birinin haberi bitiyor, diğerinin cümlesi tıkanıyor, bir başkası başlığı beğenmiyor… Biri çay istiyor, biri mizah yapıyor, biri haber düzeltip diğeri sayfa tasarlıyordu.
Küçücük, alçak tavanlı ama sanki dünyanın kalbinin attığı bir yerdi orası.
Daha önceki yaşadıklarıma aybetmiş olmazsam, hayatın, düşünmenin, yazmanın, tartışmanın ve üretmenin ilk derslerini burada aldığımı söyleyebilirim.
Erzurum basın tarihinin önemli isimleriyle daha ilk günlerde tanışmaya başladım. Gazetenin bulunduğu koridorun başında “Milletin Sesi” gazetesi vardı. Sahibi rahmetli Kemal Alyanak’tı. Erzurum basın tarihinin ulu çınarlarından biri.
Bu şehirde gazetecilik yapan herkesin yakından bildiği, tanışmadan önce bir halk efsanesi olarak aklıma kazınan, sadece mesleğin büyüğü değil insan olarak da saygıdeğer, beyefendi; kısa boyu, her daim ütülü, kıravatlı, takım elbiseli, her daim tıraşlı, bakımlı bir amcaydı. Tanışmak için büyük camlı odasına girdiğimde, gözlüklerinin ardındaki her şeyi görmüş geçirmiş gözleriyle beni baştan aşağı bir süzüp, “buyur otur evladım” demişti. “Sizinle tanışmak istemiştim” diye karşılık vermiş ve daha da fazla konuşamamıştım. Tanıdığım “olmuş” isimlerden biridir diyebilirim. Bilgili, sempatik ve mütevaziydi. Sorular sormuş, kısa ve çekingen cevaplarımın ardından da daha çok kendisi konuşmuştu. Sonraki günlerde çekingenliğimi atıp daha rahat sohbetler yapmıştık Kemal amcayla.
Onu tanımak, mesleğin ne olduğunu anlamamın da ilk adımıydı. Rabbim rahmet eylesin.
***
Erzurum Gazetesi’nin yönetim odasında ise bambaşka bir ekol vardı:
Muammer Cindilli, Selahattin Şener, Ali Gürcan, Ali Kurt, Namık Kılkıl, Feyyaz İbrahimhakkıoğlu, Erol Kürkçüoğlu, İsmail Bingöl, Faruk Terzioğlu, Muhyettin Aksak, Dursun Şen, Nurullah Özkılıç, Yusuf Kocabeyoğlu…
Özellikle Ali Gürcan… Taranmış saçları, limon kolonyasıyla karışık parfüm kokusu, her daim ütülü kıyafeti, tok sesi, kendine has üslubu… Her Pazar sabahı gelir, cebinden çıkardığı sarı kâğıtlara el yazısıyla döktüğü makalesini okur, ben de bilgisayara geçirirdim. Her kelimesi, anlatımının berraklığı, dilinin kıvraklığı beni büyülerdi.
Bir gün Agamemnon’dan bahsettiğinde şaşkınlıkla “Abi, bunu nereden biliyorsun?” diye sormuştum.
Tevafuk bu ya, o hafta üniversitede aynı oyunu işlemiştik.
Bu arada Erzurum gazetesi o ara entelektüel camianın buluşma ortamlarından biriyken gazeteci camiasının da okulu gibiydi. Sadece ben değil, bugün Erzurum basınındaki kalbur üstü kim varsa, neredeyse hepsi Erzurum Gazetesinin tedrisatından geçmişlerdi.
Perihan (Delen) Ünlü, Şeref Ünlü, Ayhan Türkez, Orhan Bozkurt, Orkun Çizmeli, Onur Sağsöz, Güven Uşun, Yusuf Ziya Erarslan, Tevfik Alkan, Salih Tekin, Sinan Aydın, Gamze İspirli, Hakan Akçayır, Samet Özünal…
Bu isimlerin her biri gazetenin ayrı bir damarını temsil ederdi.
Geriye dönüp baktığımda beni de gazeteci ve yazar yapan ilk yerin o loş koridor, asma kat, karanlık oda ve mürekkep kokulu seksen metrekare olan o ofis olduğunu bugün daha iyi anlıyorum.
***
Erzurum Gazetesi, şehrin basın tarihinde iki büyük “ilk”in de mimarıydı.
8 Haziran 1992’de, ağabeyim İbrahim Aydemir’in de içinde olduğu altı kişilik bir ekip tarafından kurulan gazete, hem haftalık renkli ofset baskı yapan ilk yerel gazete olmuş hem de ilerleyen yıllarda Türkiye’de internet üzerinden yayın yapan ilk yerel gazete unvanını kazanmıştı.
***
1997’de, yıllarca bizi yoğuran o loş bodrum katını geride bırakıp daha ferah, güneş gören, pencereleri sokağa açılan modern bir ofise taşındık. Yeni adresimiz Çaykara İş Merkezi’nin 4. katıydı. Tek giriş kapılı, üç odalı bir ofis… Girişte sekreterya ve misafirlerin ağırlandığı genişçe bir bölüm, soldaki kapı yönetim odasına, sağdaki kapı ise haber merkezine ve mizampaj ofisine açılırdı.
Küçük bir mekândı belki ama içindeki hareket, fikir, üretim ve tartışma enerjisi koskoca bir binaya yetecek kadardı.
Çaykara’daki komşuluklarımız da gazetecilik kadar renkliydi. Hemen arka tarafımızda Erzurum’un efsane Belediye Başkanı rahmetli Necati Güllülü’nün ofisi bulunurdu. Sık sık kapılar çalınır, biz onu, o bizi ağırlar; çay bardakları arasından şehrin meseleleri süzülüp masamıza konardı.
O kata sonradan baktığımda ise şaşırtıcı bir ayrıntı dikkat çeker: O kattaki ofislerden tam beş Erzurum milletvekili çıkmıştı.
Lütfü Esengün, Necati Güllülü, Fahrettin Kukaracı, Mustafa Nuri Akbulut ve İbrahim Aydemir.
Bu isimlerin hepsinin yolu aynı kattan geçmişti. Komşularımızdan biri de, hafızalarda parlak zekası ve hazır cevaplılığıyla bilinen eski Baro Başkanı Faruk Terzioğlu idi.
Erzurum Gazetesi’nin Çaykara İş Merkezi döneminin benim açımdan daha derin, daha öğretici, daha üretken olmasının sebebi işte bu atmosferdi. Gazetecilik, yazarlık, düşünce üretmek… Her biri burada bende ayrı bir damara dönüştü.
Gazetemiz haftalık çıkardı. Ortalama 16 sayfa… Ve haftada ortalama 45 haber… Bu haberlerin neredeyse üçte ikisi özgün olur, yalnızca Erzurum Gazetesi’nin imzasını taşırdı.
O yıllar için bu sayı, bu tempo, bu özgünlük gerçekten büyük bir iddiaydı.
Pazartesi günleri gazete matbaadan gelir gelmez elimize alırdık. Önce koklar, sonra sayfaları tek tek inceler, ardından şehrin çeşitli noktalarına çıkar, adeta sahada dolaşarak o haftaki etkinin nabzını tutardık. “Bu sayı şehirde nasıl karşılandı?” sorusu, bizim için haber kadar önemliydi.
Salı günleri haftalık haber planı yapılır, sahaya yavaş yavaş yayılırdık.
Çarşamba haberlerin arttığı, Perşembe ise adeta haber avına çıkılan gün olurdu.
Cuma geldi mi, haftanın son resmi gününün ağırlığıyla tempo adeta koşuya dönerdi. Muhabirler ikindi sonrası birer birer gazeteye gelir, bilgisayarların başına geçer, hafta boyunca topladıkları haberleri yazmaya başlarlardı.
Cumartesi ise gazetenin en sıcak, en yoğun, en tartışmalı günüydü.
Yazarlar gelir, fotoğraflar seçilir, haberler yorumlanır; başlıklar, spotlar, alt yazılar tartışılır, sesler yükselir, sonra kahkahalarla düşerdi. Eleştiri ve öneri trafiği hiç bitmezdi.
Bu ritim çoğu zaman sabaha kadar sürerdi. Cuma gecesi başlayan koşu Cumartesi sabahına, oradan da Pazar akşamına kadar uzayan uzun bir maratona dönüşürdü.
Pazar günleri ise stresin zirve yaptığı gündü. Sabah erkenden köşe yazarlarının yazıları bilgisayara aktarılır, ardından her yazı sayfada yerine yerleştirilirdi. Sayfalar doldukça sorumluluk artar, dakikalar hızlanırdı.
Mizampaj tamamlanana dek nefes almak bile bazen lükse dönüşürdü. En son sayfa bitip dosya matbaaya gönderildiğinde, saat gece yarısını geçer, biz de koltuklara yığılırdık.
Pazar gecesi matbaaya teslim ettiğimiz her sayı, bizim için küçük bir zaferdi.
Bir bayram arifesinde çıkardığımız 48 sayfalık özel sayı için yaklaşık 68 saat uykusuz kaldığımı hatırlıyorum. Gazeteyi matbaaya teslim ettikten sonra eve gidip bir telefon görüşmesi esnasında uyuyakaldığımı ertesi gün öğlende uyandığımda anladım. Telefonda konuşurken uykuya yenik düşmek… 68 saatlik mesaiyi düşününce çok da garip gelmiyor.
Tüm bu tempoyu yaşarken bir yandan da üniversitede öğrenciydim.
Hem çalıştım hem okudum.
1995’ten 1999’un sonuna kadar süren bu yoğunluk, hayatımın en sert ama en öğretici dönemiydi. Haftada iki gün sabahladığım olurdu. Haber peşinde koştum, röportajlar yaptım, yazılan haberlerin dilini ve anlatım bozukluklarını düzelttim, köşe yazıları yazdım, 16 sayfanın yarısından fazlasının mizampajını hazırladım.
Bununla birlikte Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü Yazarlık Anasanat Dalı’nda alabildiğine okuyup alabildiğine yazdım.
Nefes almadan geçen bir dönemdi belki, ama kendi gücümü, sınırlarımı, dayanıklılığımı ölçtüğüm, kendi dünyama içeriden bakmayı öğrendiğim bir dönemdi.
En önemlisi, kendimi kendime görünür kıldığım bir süreçti.
***
Bugün geriye dönüp baktığımda, o yoğun tempoda geçen yılların beni nasıl yoğurduğunu daha iyi anlıyorum. Çaykara’daki o ofiste sabahlara kadar çalışırken yalnızca haber yazmıyor, bir mesleğin dilini, ritmini, sorumluluğunu, ahlakını öğreniyordum. Gazetenin kokusuyla, bilgisayar tuşlarının tıkırtısıyla, fotoğrafın dokusuyla büyüyordum. Bir öğrenciden çok bir çıraktım, bir çıraktan çok bir ustanın dünyasına hazırlanıyordum. Ve her Pazar gecesi matbaaya yetiştirdiğimiz sayı aslında benim için kimliğimin ve kişiliğimin bir sayfası daha demekti.
Şimdi anlıyorum ki Erzurum Gazetesi sadece bir işyeri değildi. Beni ben yapan, bana kalemimi veren, hayata bakışımı şekillendiren büyük bir okuldu. Hayatın sesini, insanın hikâyesini, şehrin nefesini burada duydum. Yoruldum, koştum, uykusuz kaldım ama hiç yılmadım. Çünkü her haber, her fotoğraf, her cümle bana şunu öğretti: Kendini dünyaya göstermek için önce kendine görünür olman gerekir.
Ben kendime orada göründüm, Erzurum Gazetesinin bana tuttuğu ışıkla.

Yorum Ekle
Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır
Yorumlar

   Bu haber henüz yorumlanmamış...

Benzer Haberler
Sayfa başına gitSayfa başına git
Masaüstü Görünümü  ♦   Künye
Copyright © 2026 Erzurum Gazetesi